AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Mehtaplı bir gece [Hidra]

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
GodfreyxCeLLaD
5 lvl
5 lvl
avatar

Mesaj Sayısı : 63
Kayıt tarihi : 14/04/09
Yaş : 94
Nerden : Tekirdağ/Çerkezköy

MesajKonu: Mehtaplı bir gece [Hidra]   Perş. Nis. 16, 2009 8:16 am

Mehtaplı Bir Gece

"Yaklaşın", diye bağırdı.

Düzinelerce adam ve kadın neredeyse sürünerek onun etrafına toplandılar. Öğürmelerin ve iniltilerin dalga seslerini bastırdığı sahilde, sesi, Beethoven’in o geceki gibi bir mehtaptan ilham alarak yazdığı notalar kadar netti.

Sağ dizinin üzerine çökmüş, sağ elinin parmaklarını toprağa saplamıştı. Diğer elini ise göğe kaldırmış hafifçe bir şeyler mırıldanmaktaydı. Dudaklarındaki sözcükler gittikçe hızlanırken etrafı koyu bir sis sarmaya başladı. Bu olup bitene şaşıracak kadar bile gücü kalmamış savaşçılar ona doğru bilinçsizce sürünmeye devam ettiler.

Fazla zamanı yoktu. Havadaki korkunç zehir bulutunu buz gibi bir poyraz çağırarak dağıtmış ama bunu kimsenin etkilenmeyeceği kadar hızlı yapamamıştı.

Bitkin adamlar ve kadınlar sisi soludukça kendilerine gelmeye başladılar. Sis dağıldığında ise zehir bulutundan sağ çıkabilmiş olan herkes artık zinde ve güçlüydü.

Genç bir şifacı yanına geldi.

"İyi misiniz üstat?"

Parmaklarını topraktan çekmeden önce son bir kez daha o bütünleşme anının tadını çıkardı ve gülümseyerek ayağa kalktı. Etrafında yatmakta olan onlarca ölü bedeni görünce kaşları çatıldı.

"Sağ ol Muhlis, İyiyim.", diye cevap verdi üstat şifacı. "Şimdi hemen git ve yaralılarla ilgilen."

"Muhlis de bu zehirden sağ çıktı. İleride iyi bir direnç üstadı olabilir.", diye geçirdi aklından üstat şifacı.

Arkasındaki takım liderini önüne düşen iri gölgesinden tanıdı ve ona dönüp konuşmasını bekledi.

"Üstat şifacı, yaratık nereye gitti?"

Bu adamın en olmadık anlarda bile korumayı başardığı odaklanmışlığını bir kez daha takdir ederek cevap verdi.

"Korkarım fazla uzağa değil Balyoz. Onun sadece kısa bir süreliğine buradan rahatsız olmasını sağladım ama etkisi uzun sürmeyecektir. En fazla bir saatimiz var."

"Öyleyse hemen saflarımızı toparlamalı ve onu karşılamaya hazırlanmalıyız!", dedi oldukça endişeli ama bir o kadar da kontrollü görünen savaşçı. Adamlarından birisine işaret etti.

"Çabuk Agah efendiyi bul ve camiyi boşaltmalarını söyle. Bir de bak bakalım şu büyücü bozuntusu nerede saklanıyor!"

"Efendim.", diye kekelemeye başladı adam.

Böylesi bir zamanda her saniyenin kıymetini bilen savaşçı sinirlendi.

"Ne var be? Ne diye kıvranıyorsun?".

"Efendim, Selim Bey sağ kalamadı."

Bir keder dalgası kemiklerini titretti, en ağır darbelerle bile titrememiş Balyoz Nazım’ın. Daha dün akşam rakı masasında beraberdiler, her şeyden uzak ud ve kanun seslerine boğulmuş kaygısız bir ortamda.

Kendini toparlaması yalnızca biran sürdü.

"Öyleyse çıraklarından bulabildiklerine haber gönder. Eminim zehir bulutunun dışında kalabilmiştir birçoğu. Mısır çarşısına doğru geri çekilmeleri emredilmişti."

"Derhal Nazım Ağabey!", diye cevap verdi ve çevik adımlarla birkaç metre uzaklaşmışken geri döndü ve heybetli savaşçıya şunları söyleme cesaretini buldu kendinde.

"Güneydeki birliklere haber vermemiz gerekmez mi efendim? Nerdeyse herkes orayı savunuyor."

"Hayır İsmet. Onların başı kurtadamlarla yeterince dertte zaten."

İsmet, klan liderini başıyla onaylayarak uzaklaştı.

Kısa bir sürede cesetler ve ağır yaralılar Yeni Camiye götürülmüş ve savaşabilecek olanlar tekrar bir araya toplanmıştı. Grupların aralarında gezinen şifacılar tek tek herkesin yaralarıyla ilgileniyor ve onlara moral vermeye çalışıyorlardı.

Kırktan fazla adam ve kadın vardı parkta. Farklı klanlardan olanlar farklı gruplar oluşturmuşlardı.

Kalabalık bir anda sessizleşti. Nazım sağlam kalmış bir bankın üzerine çıkmış gürlemeye hazırlanıyordu çünkü.

"İstanbullular! Hemşehrilerim! Silah arkadaşlarım!".

"Mahluk çok geçmeden dönecek. Yıkmak ve öldürmek için! Ve biz, yine burada olacağız! Tek bir adım bile gerilemeden, elimizde kalan bu son güzelliğin her taşı adına savaşmak için!"

Kalabalıktan ne bir tezahürat ne de bir mırıldanma yükseldi. Tek görünen fark yüzlerdeki kararlı ifade ve gözlere yerleşmiş vahşi parıltıydı.

Nazım çevik hareketlerle kalabalığın arasında dolaştı ve grup liderlerine taktikleri iletti. Büyücü ve şifacılar parkta yoğunlaşmış olan savaşçıların gerisinde aralıklı bir şekilde yerlerini aldılar. Savaşçılar parktaki ağaçları kendilerine siper ederek menzilli silahlarını hazır ettiler.

Dede Arif, parkın hemen gerisinde parktaki savaşçıları ve arkasında mevzilenmiş büyücü-şifacı gruplarının çoğunu etki alanına alabilecek şekilde yerini aldı. Üstat şifacı zihnini dünyevi kaygılardan uzaklaştırmış, gücünün doruğa ulaştığı zihin durumuna geçiyordu. Dişbudak ağacından asasına, "Cilveli" sine iki eliyle dayanmış durmakta olduğunu gören ise ayakta bile zor durduğunu sanabilirdi. Cilveli’yi bundan uzun zaman önce, her şifacının en az bir kez yaptığı "Arayış Gezisi"’nde bulmuştu. Gerçi o zamana kadar "Arayış Gezisi" diye bir şey bile yoktu. Tehlikeli gezisinde ıssız bir tepedeki yalnız bir dişbudak ağacından kendisine yardımcı olması için bir parçasını istemiş ama bunu alması iki hafta sürmüştü.

"İşte orada!", diye bağırdı yüksekçe bir ağacın tepesine çıkmış genç bir delikanlı. Elindeki Arzın Çocukları flamasını ileri geri sallayarak denizi işaret ediyordu.

Denize bakan gözler önce bir şey göremedi. Ardından suları yararak yükselen devasa yaratık, pullarından ay ışığının en çılgın renklerini yansıtarak ortaya çıktı.

Dev gövdesine metrelerce uzunluktaki boyunlarla bağlı üç kafasından birini Selim Bey’in yıldırım büyüsü koparmış, geride simsiyah pelteleşmiş bir et yığını bırakmıştı.

Bu defa hazırlıklıydılar. Yaratık görünür görünmez büyücüler ve şifacılar koruma büyülerini yapıp yeni büyüler için zihinlerini hazırlamaya başladılar. Savaşçılar silahlarını yaratığın kafalarına nişanlayıp bir süre daha beklemeye devam ettiler.

Çığlıklar atarak yaklaşan kafaları taşıyan gövde yeri sarsarak karaya çıkmış, ağır ama ölümcül adımlarla dosdoğru parka ilerliyordu.

Önce ağır arbaletlerin saldığı zıpkınlar yaratığı vurdu.

"Yeniden doğacak güneş için!" deyip ileri atıldı Lodos’un sancağını tutmakta olan bir kadın ve hemen ardından bir düzine kadar yalınkılıç savaşçı rüzgar gibi koştular yaratığa doğru.


Adı Feriye idi. Yaşı otuza varmamış alımlı bir kadındı. At kuyruğu şeklinde topladığı siyah saçlarından bir perçem rüzgarda salınarak yüzünde dans ediyordu elindeki sancak gibi. Lodos'a gireli sekiz yıl olmuştu. Kardeşinin cinlerce parçalanmış cesedini gördüğü gün anlamıştı ne yapması gerektiğini.

Yaratığın iki kafası da bu grubun üzerine asit ve alev kusmak üzereydi ki, her yandan gelen büyü saldırılarıyla sersemledi. Cazırdayan yıldırımlar, parlayan ateş topları ve kristalleşen buz küreleri mehtaplı gökyüzünü türlü renklere buladılar.

Yine de iki kafa, bedenine darbeler indirmeye başlamış olan savaşçı grubundan ilgisini alamadı. Arkasından dolanmış Arzın Çocukları’ndan bir grup daha olması ise iki kafanın ilgisini tekrar dağıtıp son anda farklı hedeflere yönelmesini sağladı.

Arkasındaki gruba cehennem sıcaklığındaki nefesini püskürttü. Çakır Sami’nin yönettiği bu grup klan binasını korumak üzere geride bırakılmıştı o gece. Başlarına gelecek korkunç felaketten habersiz dinlenmekteydiler, Yeni Cami’den yapılan yardım çağrısını duyana dek.

Yaratığın önündekilerin ise başlarından aşağı en sağlam çeliği bile eritecek bir asit yağıyordu. Koruma büyüleri her iki grubu da sadece bir dereceye kadar koruyabiliyordu. Acı dolu feryatlar gökyüzüne yükselirken yaratığın bedenine inen darbeler yine de kesilmedi. Kalın pullu gövdesinde yer yer kesikler oluşmuş ve bunlardan yapışkan sarımsı bir sıvı sızmaya başlamıştı. Büyücülerin ve şifacıların büyüleri kafaları hedeflemeye devam ediyordu.

Savaşçıların güçlerinin kırılmakta olduğunu gören Üstat Şifacı biraz ilerledi. İki elini de toprağa koyup büyüsünü yaptı. Büyünün ilerlediği toprakta yer yer çiçekler açtı. Bithap düşmüş savaşçılara ulaştığında ise hepsi yaralarının hızla kapandığını, acılarının azaldığını görüp umutlandılar ve daha bir hırsla vurdular dev gövdeye. Şimdi yaratığın öfkeli feryatları acı dolu çığlıklara dönüşmüştü. Vahşice savurduğu yedi metrelik kuyruğu dört adamın kemiklerini kırıp sağa sola fırlattı. Bedeni o koca cüsseden hiç beklenmeyecek kadar çevik hareketlerle sağa sola gitti ve birçok adam ve kadın ağır gövdenin altında ezilerek can verdi.

Yaratığın tam karşısında durmuş savaşmakta olan Nazım bu manzarayla çılgına döndü. Kan tüm bedeninde daha hızlı hareket ediyor ve adeta damarlarında fokur fokur kaynıyordu. Yanında duran adamlarından birisi yüzünün aldığı şekli görünce elinde olmadan korkup başını çevirdi. Bir kaplan gibi kükreyen Nazım, balyozunu iki eliyle sıkıca kavrayıp yaratığın ayaklarından birine indirdi. Darbe, koca ayağı hiç beklenmeyecek bir şekilde paramparça etti ve yaratığın hafifçe yana kaykılmasına sebep oldu.

Yaratık, ardı arkası kesilmeyen darbeler yemeye devam ediyor ama vazgeçmiyordu. Kafalar hızla kalabalığa dalıyor, birkaç kişiyi kapıp havaya kaldırıyor ve çevik hareketlerle silkindikten sonra kopmuş beden parçalarını sağa sola saçıyordu. Yaratığın yalpaladığını gören Feriye palasıyla tendonlarında temiz kesikler açıyor silah arkadaşları ise gövdeyi dövmeye devam ediyordu. Sami ise tonlarca ağırlıktaki ölümcül kuyrukla o kadar meşguldü ki yoldaşlarının cesetlerini dahi fark etmeden oradan oraya koşturuyor ve kuyrukta derin çizgiler bırakıyordu.

Nazım, kendine geldiğinde balyozunu göğe kaldırıp haykırdı: "Vur deyince!"

Bir anlık bir durgunluk hakim oldu savaş alanına. Yaratık tüm dikkatini kendisini bu denli hırpalayan kişiye Nazım’a vermiş gibiydi.

"Vur!" diye geldi Nazım’ın sesi, balyozunu indirmeye başlarken.

Bu komutla birlikte diğer savaşçılarla birlik olmaya alışmış onlarca büyücü, şifacı ve bir o kadar da savaşçı neredeyse aynı anda darbelerini indirdiler yaratığa.

Ansızın gelen bu şok edici saldırı yaratığı sersemletmiş ve gerilemesine sebep olmuştu.

"Durmayın!" , diye haykırmaya devam etti Balyoz.

Herkes biliyordu ki bu o andı. Yaratık ya o an alt edilecek ya da bu savaş sonsuza kadar kaybedilecekti.

Zihinler ve kollar tüm enerjilerini çılgınca boşaltmaya devam ettiler devasa bedene.

Zafer o gün insanlarındı. Yaratık denize döndü ve dosdoğru geldiği yöne doğru uzaklaştı.

_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Mehtaplı bir gece [Hidra]
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» SunMt2 hidra sizi bekliyorr
» Transfer Kodumu verirmisiniz. > çözüldü. gece 4 de bitiyor umarım taşıyabılırım
» Bilmeceler
» sinema tutkunları
» Saba Tümerle Bu Gece (HABERTURK)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: GENEL FORUM ALANI :: GENEL SOHBET & SERBEST KÜRSÜ BÖLÜMÜ-
Buraya geçin: